Editörün seçtiği günün köşe yazıları
- 2
- 16

Başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere Körfez ülkelerinin diplomatik ilişkilerini kesmekle kalmayıp her alanda boykot da ettikleri Katar'ı teröristlere destek vermekle suçluyorlar.
Bu iddialarına kanıt olarak da Katar'ın Mısır'da Mursi'yi ve Müslüman Kardeşler'i, Filistin'de ise Hamas'ı desteklemesini gösteriyorlar.
Eğer bu iddialara dayalı olarak bir ülkeyle ilişkileri kopartıp, o ülkeyi her alanda boykot etmek uluslararası ilişkilerde geçerli olsaydı başta Türkiye olmak üzere kim bilir kaç ülkehedefe alınırdı. Önemli olan şu ki, ne Müslüman Kardeşler ne de Hamas birer terörist örgüt... Bu nedenle Katar yalnız değil. Son olarak Fas da, Katar'a yardım ve destek konvoylarını dün yola çıkardı.
Ancak gerçekten terörist örgütleri destekleyip onları paraya ve silaha boğan ülkeler var.
Örneğin 2001'in Eylülünde ABD'de İkiz Kuleler'i de vuran saldırıdaki hava korsanlarının 19'u Suudi vatandaşlarıydı. Ayrıca Suudi Arabistan'ın Taliban'a verdiği destek de hâlâ tartışılmakta değil mi? Geçen yıl çıkartılan bir yasa ile 2001 saldırısından zarar gören Amerikalılara Suudi Arabistan'a dava açma hakkı tanınmamış mıydı?
Ne var ki bütün bunlar Trump'ın umurunda değil. Suudi Arabistan ABD'den 110 milyardolarlık silah aldığına ve ABD'ye 200 milyar dolarlık yatırım yapacağına göre, gerisi sadece teferruat. Bakarsınız ABD'ye sadece Vahabi olan Müslümanların girebileceğine ilişkin bir başkanlık kararı da yayınlar.
Mehmet Barlas/Sabah
- 3
- 16

Batı sisteminin, kurulacak "Büyük Kürdistan"da Barzani'ye büyük bir iktidar/pay vermeye niyeti yok. Bunun birçok sebebi var; ama öncelikli olanı, Barzani ailesinin Türkiye ile düşmanca değil, dostça ilişkiler kurması. Ayrıca diğer siyasi yapı ve örgütlere göre Barzani yönetimi daha "İslamcı" ve "Sünni" bloka yakın. Batı'nın bölgedeki iktidarı bölüştürerek daha kullanışlı hale getirme arzusu da önemli etkenlerden biri.
"Bağımsızlık referandumu" hamlesiyle Barzani, Batı'nın kurmaya hazırlandığı "Kürdistan"da yerini ve iktidarını kurtarmayı arzuluyor. "Kürdistan"ı kuran güç Barzani değil; Barzani'nin derdi, "Kürdistan"ı diğer güçlere kaptırmamak.
ABD, İsrail ve İran gizlemeye bile gerek olmadan Barzani'nin altını oyuyor. Bunun farkında olan Barzani'nin bölgedeki tek dayanağı ise Türkiye. Mesud Barzani, kendi başına kararlar almaya devam ederse, Ankara'nın mevcut desteğini de kaybeder. İran destekli Celal Talabani'nin KYB'si ile Goran hareketi, kendi eliyle Kuzey Irak'a soktuğu PKK zaten pusuda bekliyor. Bu güçler, önümüzdeki günlerde işbirliği yaparak Barzani'yi daha da zorlayacaklar.
Türkiye, Barzani'nin etkin olacağı bir "Kürdistan"a o kadar da karşı değil. Ankara, bu sürecin daha kontrollü gelişmesinden yana. Irak'ın genelinde ciddi bir otorite boşluğu söz konusu; kendi bölgesi üzerinde bile egemen değilken Barzani, neyin devletini ilan edecek?
Yazımızın başlığında yer alan soruya gelirsek; Barzani, sahip olduğu angajmanlar ve geçmiş ilişkilerine bakıldığında o kadar da güvenilir bir ortak görünmüyor. Ancak Türkiye'ye her zamankinden daha çok ihtiyacı olduğu da bir gerçek. Ankara da şu sıralar Barzani'yi elinin tersiyle itecek lüksü sahip değil. "Bağımsızlık referandumu" kararının, Ankara ile Barzani arasında bir güvensizliğe yol açtığı da kesin. Bu hasarı tamir etmek gerekiyor. İki tarafın da birbirine ihtiyacı olduğu doğru; ama Barzani'nin şunu aklından çıkarmaması gerekiyor; Türkiye'ye yanlış yapan kaybeder.
Kurtuluş Tayiz/Akşam
- 4
- 16

Türk ekonomisi beklenmedik ölçüde büyüdü, yılın ilk çeyreğinde yüzde 5... Dört buçuğu geçmez demişlerdi. Burjuva memnun, halk memnun...
Borsa rekor kırıyor... Demirel'in deyimiyle "eyidir eyi"... Uzmanlar, "bu gidişle" yıllık yüzde 6'yı da buluruz diyorlar şimdi.
Bunda elbette yöneticilerin (siz Tayyip Erdoğan anlayınız) "teşvikler ve vergi indirimleriyle iç tüketimi canlandırması" etkili oldu. Öte yandan ihracat da katlandı.
Sanayi üretimi hızlandı.
Yalnız sanayi değil, tarım üretimi de arttı. Yani Türkiye'yi yönetenler "talebi canlı tutarak hatta pompalayarak arzı arttırmayı" denediler ve başarılı oldular.
Soyut ve kutsal bir devlet fikrine tapan faşistlerin deyimiyle "halka para dağıtılıyor!" Evet, dağıtılıyor. İyi de ediliyor. Faşistler "ama devleti düşünen yok" dediler.
Bu da, yalnızca memuru düşünen "İsmet Paşa kafası"dır işte.
Yönetim "halkı" düşünüyor. Burjuvaya, evet, para kazandırıyor ama refahtan halka da pay veriyor. Ali Ağaoğlu'nun fırıl fırıl köşeyi dönmesi, ama binlerce vatandaşın da çok ucuza ve çok ehven ödeme koşullarıyla yepyeni ve lüks birer ev sahibi olması buna güzel bir örnektir. Yönetim, ekonomi güçlü olursa devletin de güçlü olacağını biliyor. Üstelik askeri harcamaların PKK ile savaş yüzünden çok arttığı bir dönemde ekonominin bu "performansı" gerçek bir güven ortamının sağlandığını gösteriyor. Münafıklar da yok değil tabii...
Bu büyümenin "büyüyelim de nasıl büyürsek büyüyelim" yaklaşımıyla gerçekleştiğinisöylüyorlar. İlle bir çamur atacaklar ya... Her Allah'ın günü '"üretimi arttırmak şart" diye yazı yazanlar, sanayi üretimindeki artışa şimdi burun kıvırıyorlar. Dillerinin altında "keşke CHP iktidarda olsaydı da bu büyümeyi o sağlasaydı" cümlesiyatıyor ama bunu açık açık dillendiremiyorlar...
"Döviz ön kapıdan giriyor, arka kapıdan çıkıyor"muş... Piyasada durum iyiymiş, döviz kıtlığı yokmuş, dolayısıyla döviz fiyatları artmıyormuş, tam tersine düşüyormuş ama... Cari açık varmış. "Döviz gelsin ama gitmesin" mantığı da ekonomiden hiç anlamayan İsmet Paşa mantığıdır.
Engin Ardıç/Sabah
- 5
- 16

Televizyonda yorum yapan emekli büyükelçi Katar'ın ablukaya alınmasının son derece doğal olduğunu, çünkü Mısır'da Müslüman Kardeşler'i, Filistin'de Hamas'ı destekleyen bu devletin "devlet" özelliklerini yitirdiğini, dolayısıyla cezalandırılmasının yerinde olacağını söylüyor. Neden "yerinde" olacakmış? Çünkü Katar'ın desteklediği Müslüman Kardeşler de, Hamas da terör örgütleriymiş...
İtiraz geliyor: "Amerika ve İsrail böyle görüyor diye, siz de böyle bakmak zorunda mısınız?" Değilmiş ama "realite" diye bir şey varmış...
Realite diye bir şey varsa, Müslüman Kardeşler'in de, Hamas'ın da, demokratik mekanizmaları kullanan yapılar olduğu gerçeğini neden göz ardı ediyorsunuz?
Müslüman Kardeşler şiddeti savunan ve yücelten bir teşkilatmış. Örnek veriniz... Müslüman Kardeşler teşkilatı yahut "İhvan" ne zaman şiddeti savunmuş, hangi durumlar için bunu "siyasal bir enstrüman" olarak görmüş?
Geçmişte bazı eylemler yapmış... İyi de beyefendi, geçmişte ne yapmış? Bu eylemlerden bazı örnekler verebilir misiniz? Şu an aklına gelmiyormuş... Müslüman Kardeşler siyasal metotları benimsediğini söylüyormuş ama asıl amacı "demokratik mekanizmaları" kullanarak bir "din devleti" kurmakmış... Sizin meseleniz "din devleti" o halde? Suudi Arabistan'ın başını çektiği "konsorsiyum"un abluka kararını bu nedenle "yerinde" görüyorsunuz? Öyle mi?
Evet...
Madem "din devleti" diye bir derdiniz var, kurulduğu günden itibaren "din devleti" olduğunu neredeyse haykıran Suudi Arabistan'a niçin itiraz etmiyorsunuz? Amerika'nın kulu-kölesi olmuş din devletine "evet", bölgede Amerika'nın ve Batı'nın hesaplarını bozan din devletine "hayır" mı? Bunu mu demek istiyorsunuz?
Efendim, her ülkeyi kendi koşulları ve yerel dinamikleri içinde değerlendirmek lazım...
Peki, Mısır'ı niçin kendi koşulları ve yerel dinamikleri içinde değerlendirmiyorsunuz?
Ahmet Kekeç/Star
- 6
- 16

Daha önce de Hollanda'yı protesto etmek için ineğini keseceğini açıklayan İBB Meclis üyesi Hüseyin Avni Sipahi'den ilginç bir teklif daha geldi.
Sipahi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi meclis toplantısında, Boğaz'daki Suada'ya bir camiyapılması için öneride bulundu.
Öneri kabul edilerek Başkanlık makamına havale edilmiş.
Yapmayın Allah aşkına!
Boğaz'ın İstanbul'un simgesi, dubalar üzerindeki bir platform üzerine inşa edilecek derme çatma bir cami mi olacak?
Kaldı ki hem boğazdan hem de İstanbul'un her yerinden görünen, layığıyla simge olacak harika bir caminin inşaatı bitmek üzere Çamlıca tepesinde.
Yalnızca bir ibadet merkezi değil, herkesin takdirini kazanan bir mimarlık harikası. Ciddi, kalıcı bir eser...
Yapacaksanız, "işte bizim camilerimiz" diye övüneceğimiz böyle işlere soyunun...
Popülistlik yapacağız diye bizi el âleme dalga konusu yapmayın.
Ha bu arada, yapay adadaki camiye, cemaati nasıl taşımayı planlıyorsunuz Hüseyin Bey?
Vapurla mı yoksa lüks yatlar ve deniz taksiyle mi?
Melih Altınok/Saba
- 16

Ana Muhalefet Partisi ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Yüksek Seçim Kurulundan hiç de memnun olmadığını biliyoruz. Hatta Türkiye'nin seçimler konusundaki yüksek mahkemesine "çeteciler" diye hakaret etmekten bile çekinmiyor…
Kemal Bey'in Anayasa Mahkememize de sıcak bakmadığı ortada…
Bu iki mahkeme de hukuk kurallarına uymaktan ve CHP'nin çarpık isteklerini yerine getirmemek suçundan Kemal Bey'in boy hedefi haline geldi.
Hâlbuki YSK referandumda "hayır" oylarını sistemi zorlayıp "evet" oylarından daha çok gösterseydi Kemal Bey'in gözünde bir çete olmayacaktı… Anayasa Mahkemesi CHP başvurularına olumlu cevap verseydi de tutup illa da "hukuk kuralları" demeseydi yine Kemal Bey'in hedefi olmayacaktı…
Tam da CHP Batı'daki genel Türkiye karşıtlığını kullanıp işi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bitirecekti ki bu sefer de Avrupalı yüksek yargıçlar su koyuverdi… Tuttular FETÖ'cülük yüzünden öğretmenlikle ilişkisi kesilmiş bir kişinin başvurusunu AIHM'de geri çevirdiler ve "iç hukuk yolları tükenmedi siz bu işi OHAL Özel komisyonu ile çözün" deyince onlarda Kemal Bey'den fırçayı yediler. AIHM yargıçlarını başka bir dünyada yaşamakla suçladı… Hâlbuki AIHM yargıçları gerçekten bu dünyada yaşıyorlar ve ayakları yerlere basıyor. Aldıkları karar da sağlıklı.
Esas Kemal Bey'in sızlanması gereken OHAL Özel Komisyonunun biran evvel faaliyete geçmesini ve "FETÖ olayında haksızlığa uğradım" diyen vatandaşların taleplerini biran evvel neticeye bağlamasını talep etmek. Ama o yine işin kolayına kaçmış…
Kemal Bey bu işin küfür ve tehditle olmayacağını görmesi lazım… O da bu referandumun gayet adil yapıldığını biliyor ve ona rağmen oyunbozanlık yapıyor. Yargıçlara hakaret ediyor. Bunlar yanlış ve yargıyı yıpratmaktan başka işe yaramaz.
Ama burada esas mesele AIHM kararını iyi okumak, FETÖ mağdurları varsa bunları biran evvel ortaya çıkarmak ve işleri düzeltmek. İşte bu yapılmazsa o zaman Avrupalı yargıçları ensemizde hissederiz ve yapacaklarından da pek hoşlanmayabiliriz…
İlnur Çevik/Yeni Birlik
- 8
- 16

Bank Asya'da parayı yöneteni çıkar, gariban öğretmeni karı-koca içeride tut. Damatları bırak, kermesçi teyzeleri topla. Örgütün elebaşlarının elini kolunu sallayarak gümrük kapısından çıkmasını görme. Parası olanın ifadesinin cezaevinde alınmasına göz yum. Böyle uzayıp gider...
Eee hani bu yargı ve emniyet Fetullahçı Terör Örgütü'nden (FETÖ) temizlenmişti?Geldiğimiz noktaya bakın. FETÖ ile kelle koltukta mücadele eden hakim, savcı ve emniyet güçlerini tenzih ediyorum. Ancak edindiğim istihbaratlar, maalesef, bu işin bilerek sulandırılmaya çalışıldığını hatta bol sıfırlı bir rant pazarlığına dönüşmeye başladığını gösteriyor.
Son günlerde nereye gitsem duyduğum bazı vahim iddialar var. Söylenenlere inanmak istemesem de bu iş dedikodu boyutunu çoktan geçmiş durumda.
FETÖ soruşturmaları kapsamında içeri atılan örgütün bazı kilit veya paralı elemanlarının serbest kalması için bir tür tahliye oyunu oynanıyor. İddialara göre, her ilde bir FETÖ'cü kurtarma borsası oluşmuş. Mahkumun önem derecesine ve parasına göre serbest kalma maliyeti belirleniyor. Misal, kiminden 100 bin, kiminden 1 milyon, kiminden 10 milyon TListeniyor.
Bu iş için özel olarak uğraşan avukatlar dahi türemiş. FETÖ'cüyü içeriden çıkarmak için akrabalarına ulaşan avukatlar, o kişilerle pazarlık görüşmelerine başlıyormuş. Fiyatta anlaştıktan sonra adım adım tahliye sürecine girişiliyormuş. Artık mahkumun serbest kalması için alınan para rüşvet çarkı içinde kaça bölünüyorsa...
Hatırlayan var mı bilmem. Daha önce hapisteki FETÖ'cülerin ellerine savcıların kağıtları tutuşturduğunu, onların da itirafçılık tezgahıyla içeriden çıktığını yazdım. Anlaşılan o yazıdan sonra çarka az da olsa çomak sokmuşum. Bir kısım tahliyelerin yapılamadığını öğrendim. Umarım bundan sonra da yukarıdaki iddialar ciddiyetle ele alınır. FETÖ ile mücadelenin çürük elmalarını temizlemek için başta hükümet olmak üzere HSYK ve Emniyet'e büyük görev düşüyor.
Dilek Güngör/Sabah
- 9
- 16

"Uluslararası Af Örgütü Türkiye Başkanı tutuklandı" derseniz başka bir takdim yapmış olursunuz.. Aynı şahsı kastettiğiniz halde, "FETÖ'nün yayın organı Zaman gazetesinin genel yayın yönetmen yardımcısı Mehmet Kamış'ın kayınbiraderi avukat, ByLock kullanıcısı olduğu için tutuklandı" derseniz, bambaşka bir takdim yapmış olursunuz..
Oysa tutuklanan kişi aynı. Taner Kılıç. Doğru haber hangisi? Hem Uluslararası Af Örgütü'nün Türkiye Temsilcisi olduğunu belirtilmesi.. Hem FETÖ'nün medya ayağındaki, halen kaçak olan çok önemli bir kişinin kayınbiraderi olduğunun belirtilmesi.. Hem de ByLock kullanıcısı olduğunun belirtilmesi..
Ve aslında bence burda haber olan.. Uluslararası Af Örgütü'nün Türkiye temsilcisinin tutuklanması değil.. Çok daha önemli olan.. Bu avukatın, Mehmet Kamış'ın kayınbiraderi olması..
Dolayısı ile.. FETÖ'nün çok derin bir yapı olduğuna delil olacak bir ilişkinin deşifre olması.. FETÖ, öyle derin bir yapı ki, Uluslararası Af Örgütü gibi, dışardan baktığınızda FETÖ ile uzaktan yakından ilgisi yokmuş gibi gözüken bir yapıya bile sızdığı gerçeği.
Evet, haber olan bu.. Bunun üzerine, sayfalar dolusu ayrıntılar yazılmalı.. Bununla ilgili olarak, FETÖ'cünün kayınbiraderi, o sözde uluslararası derneğe nasıl sızdı diye araştırmalar yayınlanmalı.. Bu kayınbiraderin FETÖ haberleşmesinde kullanılan ByLock'u hangi ilişkiler ağında edindiği anlatılmalı..
Ali İhsan Karahasanoğlu/Yeni Akit
- 10
- 16

Bu zihniyet içinde olanların Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı "yıpratma savaşı"nı anlamaları ne kadar mümkün? Ya da FETÖ'nün, DEAŞ'ın, PKK'nın dış mihrakların oyun planları içindeki yerini kavramaları? FETÖ'yü kullananlarla DEAŞ'ı kullananlar, hatta her iki örgütün önünü açanlar aynı aktörler. PKK'ya alan açanlar da...
İslam dünyasını parçalama, yüz yıl öncesindekinden daha ağır bir ikinci bölünme dalgası yaratma dürtüsüyle hareket eden bir öteki var karşımızda. Evet bize düşmanlık yapan bir öteki!
Bu düşman uzun yıllardır "akıllı güç" kullanıyor. Yeri geldiğinde "yumuşak güç" unsurlarını devreye sokuyor, yeri geldiğinde "sert güç" unsurlarını. Uzun yıllar Türkiye'nin büyük bir kolaylıkla kuşatılabilmesi, kendi çıkarlarıyla ilişkili olmayan politikalara mahkûm edilebilmesi bu ülkenin elitlerinin bir türlü doyamadığı o ölüm uykusuyla ilişkili. Tam da bu nedenle bu ülkenin elitleri yıllar yılı bir ölüm kalım savaşı verdiklerini fark edemediler. Mücadelenin en sert şekilde sürdüğü dönemlerde bile mücadelenin varlığını inkâr ettiler.
R. Tayyip Erdoğan, bu ölüm uykusundaki elitlerin sayıklamalarını yok saydı. Her şeyden önce milleti kavganın, mücadelenin varlığına ikna etti. Bu mücadelenin bir istiklal mücadelesi olduğunu gözler önüne serdi.
Şimdi çetin bir mücadele içinde olduğumuzu biliyoruz. Çevremizdeki çemberin daraltılmaya çalışıldığının farkındayız. Fakat elimizdeki imkânların da bilincindeyiz. İki yüz yıl önce gasp edilmeye çalışılan ve şu anda elimize geçen imkânlardan bahsediyorum. Devlet- millet birlikteliği bu ülkenin şu andaki en önemli sermayesi.
Bize düşmanlık yapanlar bu sermayeyi elimizden almak için her türlü komploya başvuruyorlar, başvuracaklar. Terör örgütleri ve gayrı milli işbirlikçi unsurlar ne yazık ki hâlâ en kullanışlı araçlar. FETÖ'nün ve gayrı milli unsurların işbirliğiyle yargıda karşı karşıya kaldığımız kumpaslar devlet- millet birlikteliğini ortadan kaldırmak için tezgâhlanmış operasyonlar. En son Bülent Arınç'ın damadı Ekrem Yeter'in tutuklanmasıve serbest bırakılması hadiselerinde bu tezgâhı en somut şekilde görmüş olduk. Birileri, "15 Temmuz ruhu"nun sembolize ettiği devlet- millet birlikteliğini ortadan kaldırmak için yoğun gayret içinde. Aman dikkat. Bu operasyonlara karşı daha sert tedbirlerin alınması ve devlet- millet birlikteliğine zarar verecek girişimlerin bertaraf edilmesi gerekiyor...
Fahrettin Altun/Sabah
- 11
- 16

İstanbul Kadıköy'de bir operasyon gerçekleştirildi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'ya suikast hazırlığında olduğu bildirilen DHKP-C'li İ.Ö öldürüldü.
Olay çok ciddi aslında: Bir terör örgütü tarafından İçişleri Bakanı'na yönelik suikast hazırlığından bahsediyoruz! Buna rağmen, medyada küçük bir haber olarak yer aldı. Muhalefetten de açıklama yapıp, Süleyman Soylu'ya yönelik bu girişimi kınayan olmadı.
Şimdi ben neden korkuyorum biliyor musunuz?... Yakında İ.Ö denilen bu kişinin bayraklaştırılmasından! Sanmayın ki DHKP-C ya da bir başka terör örgütünden bahsediyorum. Onlar bunu zaten yapacaklar. Benim dikkati çekmek istediğim, başka çevreler. Hani PKK saflarında çatışırken öldürülen Gezi Olaylarının "Kırmızı Fularlı Kızı" vardı ya, O'na yapılanları düşünürseniz ne demek istediğimi anlarsınız!
Cengiz Çandar, ne yazmıştı O'nun için: "Gezi'nin içimizi ısıtan en güzel gülüşlü meleği… Toprağa düşüp, yıldızlara yükselerek içimizi yine yaktı." CHP'li bazı milletvekilleri de Ayşe Deniz Karacagil adındaki bu kızın posterleri altında yürüyüşe geçmişlerdi.
O kız bir teröristti. "Rakka'da DEAŞ'a karşı savaştı" diye yutturmaya kalktılar, ama aslında Kato Dağı'nda öldürülmüştü. PKK'lı katillerle birlikteydi. Elinde silah, askerimize, polisimize pusu kurmaya çalışırken etkisiz hale getirilmişti. Yücelttiler, kutsadılar, yere göğe sığdıramadılar. Posterlerini bastırıp dağıttılar. İçlerinden Cengiz Çandar gibi O'na "melek" diyenler bile çıktı.
İşte o yüzden, bu ülkenin bir bakanını öldürmek isteyen İ.Ö'ye de aynı muamele yapılırsa şaşırmayın. Yakında bazı gazetelerde, "Polis kapısını kırıp içeri girdi ve sorgusuz sualsiz infaz etti" türünden haberlerle karşılaşırsanız, hiç yadırgamayın. Çünkü, bizim ülkemizde bu tür olayların ardından fırsatı ganimet bilip ortaya fırlayanlar var. Hemen devlete, polise, askere sövmek ve teröristi bayraklaştırarak kutsamak gibi bir hastalık içindeler.
Emin Pazarcı/Akşam
- 12
- 16

Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, Beyaz TV'de katıldığı bir programda kıdem tazminatının caiz olmadığını söyledi. Programda, bir izleyiciden gelen 'İşten çıkarılınca kıdem tazminatı almak caiz midir?' şeklindeki soru üzerine Cübbeli, şu cevabı verdi: "Caiz değil çünkü, kıdem tazminatı hakkı değil, maaşını almış. Kendi çıksa alamıyor, adam çıkarırsa alıyor. Hakkı olsa, kendi çıksa da alması lazım. Demek ki hakkı değil." Maşallah hoca; politika, psikoloji, hukuk, iktisata kadar her konuda kendini uzman sanıyor. Ciddiye alınacak bir açıklama değil ama başta Cübbeli'nin müritleri olmak üzere, ciddiye alacaklar elbette olacaktır.
Asıl üzücü olan; garibanın hakkını savunması gereken bir din adamının, alın teriyle çalışan, vergisini ödeye insanların en doğal hakkı olan kıdem tazminatı için 'Caiz değildir' demesi. En kral kapitalist bile böyle bir açıklama yapmaktan korkar ve utanır.
Mevlüt Tezel/Günaydın
- 13
- 16

Suudilerin Katar'la derde kalmasının nedenleri arasında Müslüman Kardeşler hareketinin bulunduğuna kuşku yok. Ancak bu cesareti nereden aldığına da bakmak gerek. Trump'ın "kılıç dansı" yaparken Katar'da Amerikan üsleri olduğundan haberi var mıydı bilinmez ama İran'ı ve İran ile işbirliği yapan ülkeleri terör destekçisi ilan etmesinin Suudileri yüreklendirdiği ileri sürülebilir.
Ancak ABD'yi Trump yönetmiyor gibi gözüküyor. Suudileri bu karara teşvik eden ortamı hazırlayanlar, sıkışan Katar'ın Türkiye ve özellikle İngiltere'den, "öteki" ABD'den ve ABD'nin bölgedeki diğer müttefiklerinden yardım alacağını bilmiyor olamazlar. Türkiye'nin askeri üssüne asker göndererek güçlendireceğini de öngörmüş olabilirler.
Dolayısıyla, Obama döneminde önü açılan İran gibi Trump dönemi önü açılan bir Suudi Arabistan durumu ortaya çıkacakken, Katar krizi ile buna bir set çekilmiş olabilir. Katar'ı izole eden Suudiler, bir anlamda kendi yakınlarına Türk askerinin, bir NATO üyesinin yerleşmesine neden olmuş durumdalar.
ABD'nin bir ülkeyi çok sevmesi hiç hayra alamet olmuyor. Obama ilk ziyaretini Türkiye'ye yapmıştı; o günden beri başımız dertten kurtulmuyor. Trump da Suudi Arabistan'a gitmişti ve iş adamı kimliği nedeniyle olsa gerek, ABD "muhabbetinin" etkileri daha hızlı hayata geçti. Hem Katar'ı hem Suudileri destekleyen Trump'ın bu süreçten yara alacağı öngörülebilir de, kimin kazançlı çıkacağı henüz çok açık değil.
Beril Dedeoğlu/ Star
- 14
- 16

Evet, batı müziği olduğu gibi doğu müziği de vardır, Rus romancılığı olduğu gibi Türk şiiri de vardır. Kültürün, sanatın, edebiyatın yerli ve millisi olur, olmalıdır, olması teşvik edilmelidir. Liberalliği devletle ilgili her şeye karşı çıkmak zannedenlerin aksine teşvik etmek de öncelikli olarak devletin görevidir. Yerli kültürü ve milli sanatı yaygınlaştırmak, teşvik etmek, sınır tanımayan popüler kültüre karşı muhafaza etmek devletin öncelikli görevlerindendir. Devlet bu görevini layıkıyla yapmadıkça da istenilen yerli ve milli anlayış ön plana çıkamaz.
Öte yandan yerli ve milli olmak her zaman rafine, estetik, kaliteli ve nitelikli olmak anlamına da gelmiyor.
Tek kerameti batılı veya batıcı olmamak olan sözde kültür sanat eserleri de sadece bu vasıflarından dolayı teşvike ve desteğe layık değildir. Yani kötü bir film çektiyseniz, musiki estetiğinden yoksun bir 15 Temmuz bestesi yaptıysanız, sırf 15 Temmuz'u anlatıyor diye ürününüz sanat eseri olmaz. Olsa olsa yerli ve milli bir ilk mektep müsameresi şarkısı olur. Estetik, kalite ve nitelik diğer kültür sanat ürünlerinin olduğu gibi yerli ve milli olanlarında olmazsa olmaz bir özelliği.
Onlar olmadan bırakın yerli ve milliyi sanat olmuyor.
Ülkece işimizin en zor olduğu alanlardan birisi...
Olsun demekle olmayacak bir alandan bahsediyoruz. Yol yapar, köprü inşa eder gibi uzmanları getirip veya yurtdışına eğitime uzman gönderip elde edilebilecek bir birikim değil. Uzun yıllar, bitmeyen çabalar, uzun vadeli yatırımlar lazım. Ve hepsinden önemlisi de insan kaynağı lazım. Yıllarca batıcılığı yegâne fikri istikamet olarak kabul etmiş, batıcılıktan ayrılmayı neredeyse vatan ihanetle eş tutmuş bir ülkede, batıcı siyasetten ayrılsanız da batıcı kültürel iktidarı kolayca sarsamıyorsunuz. Siyaset alanında normalleşme yaşansa ve siyasi iktidar gerçek temsilcilerinin eline geçse bile kültürel iktidar kendini yeniden üretebiliyor..
İsmail Çağlar/Takvim
- 15
- 16

Birleşik Arap Emirlikleri'nin adını 15 Temmuz darbesinden sonra daha sık duyar olduk. Son dönemde Orta Doğu'da hangi taşı kaldırsanız altından BAE çıkıyor.. 15 Temmuz öncesinde de Türkiye karşıtı safta yer alıyor ve kendini belli etmekten çekinmiyordu. Peki BAE niye Türkiye'nin ayağına bu kadar dolanır oldu? Türkiye karşıtı veya düşmanı kim varsa iletişime geçmesi artık kimseyi şaşırtmıyor.
Olay iletişime geçmekle de kalmıyor, sürekli onları örgütleme çabası içindeler. Son dönemde yaşanan hiçbir şeyin görüldüğü gibi olmadığının altını çizelim.. Katar olayında da Birleşik Arap Emirlikleri'nin en ön safta yer aldığını görmekteyiz. Güvenilir istihbarat kaynaklarından elde ettiğimiz bilgiler, ekonomik ve siyasi olarak da yaşanan her şeyin örtüştüğünü gösteriyor..
BAE denilince ardından da Muhammed Dahlan ismi karşımıza çıkıyor. Kısaca Dahlan, Filistin'in eski İçişleri Bakanı. Yolsuzluktan yargılanmaya başlayınca Filistin'i terk etti ve Abu Dabi'ye yerleşti.
Mahmut Abbas, Arafat'ın zehirlenmesi olayında ve 2000 yılındaki Camp David görüşmelerinde Filistin aleyhine ajanlık yapmakla da suçladı Dahlan'ı.. İsrail'in kendi sözünü dinleyecek yönetimlerin işbaşına getirilmesi işlerinde bu Filistinliyi kullandığı Orta Doğu'daki önemli köşe başlarında dillendirilir. Dahlan 15 Temmuz öncesinde de çok hareketliydi şimdi de öyle.. Neler mi yaptı:
1- BAE'nin fonladığı medya organları (Türkiye dahil) ile Erdoğan'la ilgili kötü algı oluşturma,
2- AK Parti ve Erdoğan muhaliflerine finansal destek sağlama,
3- PKK'ya destek verme, (Ama Katar Savunma Bakanı'nın söylediği gibi PKK'nın üst düzeyi ile görüşmediler.)
4- Ordu içinde Erdoğan muhaliflerinin oluşturulması ve desteklenmesi.
15 Temmuz gecesi BAE'nin fonladığı SKY News ve El-Arabia, darbenin başarılı olduğunu ve Erdoğan'ın yurt dışına kaçtığını son dakika olarak veriyordu.
Darbe ellerinde patlayınca bu kez BAE hükûmeti kınama mesajı yayınladı.
Hatta kınamayla da kalmadı Dubai havaalanında darbeci olduğu iddia edilen 2 Türk generali Türkiye'ye iade etti.
Türkiye, BAE ile ilgili çok önemli bilgilere sahip. Ne yaptığını, kimlerle iletişimde olduğunu çok iyi biliyor. Ama olaylar artık istedikleri gibi gelişmiyor. BAE'nin Türkiye operasyonlarının önü tıkandı ve sonuç alınamaz hâle getirildi. Şimdi elimizdeki çok önemli bilgiyi paylaşalım; BAE, 15 Temmuz girişiminden yaklaşık 1 ay önce FETÖ'ye ciddi miktarlarda para aktardı. Para transferini kim gerçekleştirdi dersiniz? Yine o isim evet Muhammed Dahlan..
İş sadece para transferi ile kalmıyor ama.. Dahlan daha sonra New York'ta yaşayan bir Filistinli iş adamı üzerinden Fetullah Gülen'le iletişime geçiyor. 15 Temmuz'un planlanması da dâhil bu sıkı ilişki uzunca bir süre devam ediyor. Yani eldeki istihbarat bilgileri, BAE'nin 15 Temmuz'un planlama işine kadar girdiğini gösteriyor!
Batuhan Yaşar/Türkiye
- 16
- 16

FİNANS HAVUZUNUN hammaddesi petrol-gaz gelirleri... En büyüğü yani!
İşte Pentagon da bunu bilerek öyle bir adım attı ki çarşı karıştı! Katar meselesi bu! SİLAHI eline alan Pentagon KÖRFEZ'e indi. Bütün MÜSLÜMAN ÜLKELERİ TEHDİT ETTİ! Kimse de karşı çıkamayacağı için hepsi bir ağızdan "Ne derseniz tamam!" dedi. Katar dışında tabii... Pentagon BASRA 'yı aldığı anda sadece petrol ve gazı yönetmeyecek, buradan doğan HAVUZUN HAMMADDESİ OLAN PARAYI da yönetecek. Yani Rothschildler'in kurduğu havuzu boşaltacak. Suyu kendi havuzuna taşıyacak... Bu da ROTHSCHILDLER'in en büyük icadı olan FİNANS SİSTEMİNİN EL DEĞİŞTİRMESİ DEMEK!
Katar meselesi aslında Körfez'in, İngiltere'nin ve Çin'in yani ROTHSCHILDLER'in elindeki gücün alınması...
Bakın! Sınırımızın hemen aşağısında CIA tarafından DEAŞ kuruldu! "Hiç düşündünüz mü bu kadar adamı nereden bulup getiriyorlar, ellerine parayı silahı nasıl veriyorlar?" diye...
Bölgenin daha doğrusu dünyanın dengesini tutan ORTADOĞU'yu ABD askeri ile değil de bölge motifi taşıyan kiralık adamlarla korkuttular! Herkesi şartlara razı ettiler. Suudlar'da bunu gördük! Çok zengin olmalarına rağmen kullanamayacakları silahlara milyarlarca dolar veriyorlar.
Verdikleri paranın bir kısmı YPG'ye silah olarak dönüyor. ARAPLAR 'ın petrodolarıyla hem bize hem kendilerine tehdit olan YPG'yi besliyorlar...
ABD, bundan 10 yıl önce İngilizler'in elinde olan pek çok yeri geri aldı!
Savaşın adı buydu!
İngilizler ile ABD mücadele ediyordu. Pentagon İngilizler'in en güçlü yeri olan ORTADOĞU'da ön almak istiyordu. Sistemini kurup dediğini yaptırmak istiyordu! Pentagon, yıl sonuna kadar Basra Körfezi sorununu çözecek.
Plan buna göre yapıldı. CIA Başkanı Pompeo'nun görevi devralması, Comey'nin FBI başkanlığından alınması, ABD Savunma Bakanı olarak Pentagon'un en önemli projesi James Mattis'in atanması, Trump'ın Basra Körfezi konusunda adım atmasını hızlandırmak içindi!
Bakalım silahla neyi ne kadar çözecekler! Bakalım karşıdaki koca ittifak ne yapacak! Nasıl cevap verecek! KATAR deyip geçmeyin dünyanın düğümü orada çözülecek... Bu düğümün nasıl çözüleceği Türkiye'yi de etkileyecektir! Zaten oyunun ortasında biz de varız!.
Ergun Diler/Takvim



YORUMLAR