Editörün seçtiği köşe yazılarından...
- 1

Ancak yine de Amerika'yı önemserken, ölçülü davranmakta da yarar vardır. Çünkü insanın olduğu gibi devletin de kafası karışabilir. Böyle durumlarda en güçlü devletler bile beklenmedik hatalar sonucu güvenilirliğini kaybedebilir.
Şu andaki Amerika böyle bir kafa karışıklığının tam ortasındaki bir görüntü vermektedir. Görev süresi sona ermekte olan Başkan Obama'nın söyledikleri ile Amerika'nın aldığı kararlar arasındaki çelişkiler, tam bir kafa karışıklığını göstermiyor mu?
Örneğin Obama her fırsatta İsrail'i kınamakta ve Netanyahu'nun izlediği politikanın barışı imkânsız kıldığını söylemektedir. Ve aynı anda Amerika İsrail'e 34 milyar dolarlık silah verme kararını açıklamaktadır. Örneğin Obama başka ülkelerin iç siyasetine karışmak konusunda hiç sakınca duymamakta ve sonuçta zor duruma düşmektedir. Buna bir örnek, Obama'nın İngiltere'ye gidip AB üyeliği konulu referandum kampanyasında Cameron'la birlikte "evet"çilerin yanında yer alması değil midir?
Aynı Amerika'da başkanlık seçimlerine kazara Rusya'nın etki yapması ihtimali karşısında ise çok sert tepkiler gösterilmektedir.
Amerika'nın kafa karışıklığını NATO müttefiki Türkiye ile terörist Kürt örgütleri arasında tercih yapamamasından, FETÖ'cülere kucak açmasından veya Irak'ta Musul'u kime peşkeş çekmeyi kararlaştıramamasından da görebiliriz. Yani işimiz zor... En büyük müttefikimize kızmak yerine ona yardım etmemiz gerekiyor. Çünkü bu ülkenin kafa karışıklığı yeni Başkan'ın seçiminden sonra da devam edebilir. Zıvanasından çıkmış seçim kampanyası bu ihtimalin fazla olduğunu gösteriyor.Mehmet Barlas/Sabah
- 2

Lavrov, CNN International'a verdiği mülakatta, toplantıya Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar'ın katılacağını açıklamış ve konuyu da Suriye krizinin çözümü için atılacak ek adımlar olarak özetlemiş. Sanki çok adım atılmış da, bunlara ek işler yapılacakmış gibi. Gayet tabi toplantı, esasen "iç çatışmaların devletleri karşı karşıya getirecek aşamaya taşınmaması için ne yapılmalı?" sorusu etrafında şekillenecek, muhtemelen bu soru gelip Suriye ve Irak'ın geleceği sorununa dayanacağından kavga çıkacak ve ateşkes imkanları düzeyinde de sonlanacaktır.
Bununla birlikte, her ne olursa olsun bu türden bir toplantının önemi yadsınamaz. Kim bilir belki Suriye tarihine de geçecek bir Lozan Konferansı söz konusu oluverir. Ancak toplantının katılımcıları Lavrov'un söyledikleriyle sınırlıysa, ortada açıklamaya muhtaç bir durum var demektir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar, Suriye ve hatta Irak'ta "Sünni" muhalifleri destekleyen tarafta görülüyor; iki ülkenin başkentlerindeki yönetimler tarafından istenmeyen ülkeler olarak ilan ediliyor ve ABD'nin de en anlaşamadığı müttefikleri listesinde bulunuyor. Eğer katılımcılar bunlarla sınırlıysa toplantının iki yönde gelişme ihtimali var demektir.
Kamuoyuna duyurulmayanlar
Birincisi, ABD ile adı geçen ülkeler arasındaki anlaşmazlık konularına Rusya'nın aracılık yapma olasılığıdır. İkincisi ise Rusya ve ABD'nin aynı safta yer alarak adı geçen ülkelerin faaliyet ve politikalarında geri adım atmalarını tavsiye etme olasılığıdır. Öte yandan eğer toplantıya bölge ülkesi İran davet edilmediyse, o zaman adı geçen ülkeler ile İran arasındaki anlaşmazlıkların iki süper güç tarafından çözülme girişimi söz konusu demektir.
Kabul etmek gerekir ki, İran ve hatta İsrail'in bulunmadığı bir Lozan Konferansı'ndan sorun çözecek bir sonuç beklenemez. Ancak hem adı geçen ülkeler hem de İran ve İsrail aynı masa etrafına oturunca da sonuç almak zor olur. Bu durumda belki de Lozan I, Türkiye-Suudi Arabistan-Katar katılımıyla yapılır, Lozan II ise İran ile. Eğer amaç bağcıyı kovmak değil de üzüm yemek ise bu bir yöntem olarak uygulanabilir.
Ancak bu yönteme gidilir ise Türkiye'nin her Lozan Konferansı'na katılmanın yolunu bulması gerekir. Zira tüm tarafların bir arada olduğu bir konferanstan hemen sonuç alınamasa da devletlerin rekabet eksenlerine ya da mezhep siyasetine göre sepetlere yerleştirilmesine engel olunabilir.
Beril Dedeoğlu/Star
- 3

Sözcüde bir telaş telaş...
Yok, gazete Sözcü'den bahsetmiyorum. Onlar şimdilik Yılmaz Özdil düzeyinde enerji boruhatlarıyla haşır neşirler...
Bu kez CHP'nin Aydın Doğan Sözcüsü'den bahsediyorum.
MHP lideri Devlet Bahçeli "Başkanlığı halka sorarız" diyerek demokrat bir çıkış yaptı ya. Sözcüleri bulduğu ilk mikrofondan anında hakaretler eşliğinde haykırdı:
"Zinhar!" Şaşırmıyoruz elbette.
Zira bu akıl ve söylem, halkın meşru ve demokratik yöntemlerle kendini nasıl yöneteceğini tartışmasından hep öcü gibi korktu.
Bu kez de statükoya "ce" yapan Devlet Bey'i cesaretinden dolayı bir kez daha tebrik ediyoruz.Melih Altınok/Sabah
- 4

Bahçeli'nin yaptığı açıklamanın üzerine AK Parti gerekli adımı attı. Başbakan Yıldırım da içindeBaşkanlık Sistemi'nin yer aldığı Anayasa Değişiklik Teklifi'nin Meclis'e sunulacağını söyledi. Ve ekledi:
-367 oyu bulsak da referanduma gideceğiz.
Demek ki kararı millet verecek. Bu da son derece önemli. Millet isterse Türkiye BaşkanlıkSistemi'ne geçecek. İstemezse, referandumdan "hayır" oyu çıkacak. Biz de zaten hep bunu savunuyorduk. Uzun süredir, kararın millete bırakılması gerektiğini söylüyorduk. Var mı itirazı olan? Olamaz, olsa da zaten hiçbir anlam ifade etmez. Demokrasiden bahsediyorsak eğer, yok milletin üzerinde hiçbir makam ve mevki!
Öyle görünüyor ki, milletin önüne Başkanlık Sistemi ile birlikte daha özgürlükçü bir anayasa geliyor… Yine anlaşılıyor ki, Meclis'te daha önce Anayasa Uzlaşma Komisyonu'nun üzerinde mutabık kaldığı 60 madde ile son mini anayasa paketindeki 7 madde birleştirilecek. Başkanlık Sistemiile ilgili düzenlemelerle birlikte milletin onayına sunulacak. Meclis'te ne olur, diye hiç düşünmüyorum. Çünkü AK Parti'nin 316 milletvekili var. MHP de Meclis'te 40 sandalyeye sahip. Ayrıca, Devlet Bahçeli anayasa oylamasında grubunu serbest bırakacağını açıkladı. MHP, yarı yarıya fire verse bile, düzenleme 336 oyla TBMM'den geçer.
Noktayı koymak da millete kalır. Hep söylüyorum, sandıktan Başkanlık Sistemi'ne "evet" çıkar. 15 Temmuz Darbe Girişimi'nin ardından, bunu çok daha rahat söyleyebilirim. Çünkü… 15 Temmuz'da halk, hem demokrasisine, hem de Cumhurbaşkanı'na, bir başka ifadeyleBaşkanına sahip çıktı. O gece canını ortaya koyduğu bu değerlere, sandık önüne geldiğinde mi karşı çıkacak? Olacak iş değil Kim ne derse desin, kim aksini iddia ederse etsin, bugün Türkiye'de fiilen Başkanlık ya da Yarı Başkanlık diyebileceğimiz bir sistem uygulanıyor. Tam olarak Parlamenter Sistem denilemez bugünkü uygulamaya.
Şimdi bakalım, fiilen başladığı herkesçe kabul edilen Başkanlık Sistemi'nde neler yaşandığına… Halk güçlü bir liderlik etrafında birleşti. 15 Temmuz Darbe Girişimi savuşturuldu. FETÖ gibi Türk tarihinin gördüğü çok farklı ve güçlü bir terör örgütü, büyük ölçüde çökertildi. Ülkeyi otuz küsur yıldır meşgul eden, on binlerce canımızla birlikte milyarlarca dolara mal olanPKK terör örgütüne büyük bir darbe vuruldu. Fırat Kalkanı Operasyonu başlatıldı. Türk Ordusu, Suriye'de koalisyon güçlerine parmak ısırtacak bir başarı yakaladı. İlerleme sürüyor. Hizmete giren dev eserleri saymıyorum.
Türkiye bağımsız ve milli bir dış politika izliyor. Artık, masaya ağırlığını koyup, "benim haklarım ne olacak" diyebiliyor. Hayaller gerçek oluyor. Peki, o eskinin çekişmelerle dolu Parlamenter Sistemi, bunların tek birini bile gerçekleştirebilir miydi; ya da gerçekleştirebildi mi? O yüzden hiç tereddüdüm yok. Rahatça söyleyebiliyorum: Halk, sandık önüne geldiğindeBaşkanlık Sistemi'ne destek verecek.
Emin Pazarcı/Akşam
- 5

Malum, 11 Eylül faciasında hayatını kaybedenlerin ailelerinin Suudi Arabistan yönetiminekarşı dava açmasına imkân tanıyan yasa Temsilciler Meclisi'nden geçti. Obama yarım ağızla itiraz eder gibi yapıyor ama gidişat ortada. Bin Ladin'in ülkesinin idari ve dini karakteriyle uyumsuzluğu Amerikan kamuoyunu başından beri ilgilendirmiyor ve bu durum birdenbire "Küresel fırıldaklar"ın işine gelmeye başladı. Oysa Suudi Arabistan yirminci yüzyılın ikinci yarısı boyunca ABD'nin bölgedeki en sağlam stratejik ortaklarındandı. Şimdilerdeyse Suudi Arabistan'dan çok İran ile iyi geçiniyor. Bu birkaç yıl önce kimsenin aklından bile geçmezdi.
Niye? Nasıl? Birçok nedeni var. Fakat insanın aklına ister istemez Bernard Lewis'in o eski sözü geliyor: "Suudi'lerin petrolü olmasaydı dünya başka bir yer olurdu." İşe bakın ki, ABD'nin artık Ortadoğu petrollerine ihtiyacı yok. On yıl öncesiyle bugün arasında petrol üretimi ve rezervleri açısından büyük bir paradigma değişimi yaşandı. Ortadoğu artık askeri ve ticari "geçiş yolu ve güç sahnesi"olarak önem taşıyor.Peki ne olacak? Ülkenin Amerikan bankalarındaki yüzlerce milyar dolarına el konulursa cevap nasıl gelecek?
DAEŞ'in bir "İngiliz anahtarı" olarak gün gelip bu iş için kullanılabileceğini hiç düşündünüz mü? Ciddi bir Şii nüfusa sahip ve sınır komşusu Yemen'deki iç savaşa müdahil olan bir Vahabi monarşisi baskıya ne kadar direnebilir?
Daha özü şu... Suudiler yüz yıl önce açılan bir parantezdi, şimdi yavaş yavaş kapanacak mı? Dünya fokur fokur kaynıyor diyorum da, inanmak istemiyorsunuz.Haşmet Babaoğlu/Sabah
- 6

Bu sefer, bu gargara ibriklerinin hedefinde Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak var. Aslında yazmayacaktım lakin beyinleri lağım çanağı olmuşların yaptıkları arşivde bulunsun diye yazıyorum. Ola ki evlatlarımız geçmişte kanalizasyon sistemi kimlerce yürütülür sorusuna bir tıkla cevap bulmak isterlerse diye. 15 Temmuz sonrası gördük ki "Bu vatan badem bıyığında maklube artığı olan etekli köpeklerin elinde değil, bu vatan künyesini Allah'tan başka kimseye teslim etmeyecek olan cennet erlerinin elinde"!
Şimdi Türkiye'deki başarılı siyasetçiler, öncü şahsiyetler iftiraya uğruyorsa en son neyi başardıklarına bakacaksın ki bu yürüyen cerahat şarjörü Fetö'nün bize bıraktığı iftirayı anlamlandırma şekli. İçinde Fetö ve onun salyasıyla şarj olan köpeklerin olduğu her operasyonun , her iftiranın, her kalleşliğin altından bu soru çıkıyor. Bu iftiralar hangi başarının bedeli? Hangi iftiranın atıldığını yazmayacağım. Kendi şerefsizliklerini, alçaklıkta ne kadar yüksek yaptıklarını yazarak, bu kanalizasyon borularını sevindirmeyeceğim.
Bir iftiranın içinde Fetö'nün uluslararası ekran koruyucuları varsa, bir iftiranın içine bu ülkedeki vatansız it sürüleri çörekleniyorsa, o iftira büyük bir projenin, Türkiye'yi çok ileri götürecek bir hamlenin kudurtmuşluğu ve karın ağrısıdır. Çok uzağa değil üç dört gün öncesine gidip Türkiye'nin başarı hanesine en son ne eklenmiş bakalım. Bu kudurmuşluğun sebebi, Enerji ve Tabi kaynaklar Bakanı Berat Albayrak'ın liderlik ettiği 23.Dünya Enerji kongresi. Bu gerçek cebimizde. İlerleyelim peki hangi kararlar alındı?
_ Avrupa'nın enerji kaynağının Türkiye üzerinden sağlanacak olması. Türkiyenin enerji kaynakları için stratejik bir önem taşıyacak olması en önemlisi edilgen olmaktan çıkıp etken bir rol üstlenerek, Batıya bu kararlarla çektiği reddiye içimizdeki kanı, sütü, karakteri, bozukların kudurmuşluğuna sebep olabilir mi ? Yüksek sesle yazıyorum OLUR. Oldu da.
_ Ruslar, Avrupa'ya daha güvenilir bir yolla enerji kaynakları aktarmanın teminatı için Türkiye'yi seçti. Artık Türkiye'nin güvenli bir yer olması hem Rusya'nın hem de Avrupa'nın mecbur olduğu bir şey. Sizi kudurtan bu!
_ Türk Akımı projesinin imzalanması demek, Türkiye'yi terör ülkesiymiş gibi gammazlayan Avrupa'ya, özelikle 15 Temmuz sonrası hem demokrasi tokadı hem de Osmanlı Tokadıyla karışık enerji zaferi demek. Sizi kudurtan bu!
Bir zamanlar Dışa bağımlılığın karakter olduğu bu ülkede , artık karar veren ve uygulayan, eyvallahsız bir Türk yurdunun küllerinden doğduğuna şahit oldular. Bu yüzden ağızları gübre mağarası. 15 Temmuz'da diz çöktüreceklerini sanıyorlardı. En azından var olan projeler dursa takkeli tanrılarına şükür yelpazeleri sallayacaklardı. Salya çanakçılığı yapacaklardı. Lakin bu ülkeyi yedirmek, peçetesini yedirmeye benzemez. Kudurdukları bu. İtler korosunda ürüdüler lakin kervanı durduramadılar .Kudurdukları bu. Hani kanasaydı toprağın bir tarafı, akıllarınca köpek dişlerine geçireceklerdi, dalgalanan hilali. Bilmiyorlardı ki her şehadet erinin sırtında hilal kefen vatandan sonrası cennet. Kudurdukları bu. Şimdi anlaşıldı mı zafer nedir bedel ne? Aklıma Gezide müftü karısının o soytarı videosu kurmaca çıkınca, şalvar lastiğini şlapp diye kaportaya yiyen Yılmaz Özdil geldi. Köpeğini işetecek yer arayan tiki kızların atarından başlayıp, kuaförde maşa sırası beklerken yan masadan aldığı eksik dedikoduları leziz bir apaçi sunumuyla önümüze getiren Özdil Merak etme bu borular doğal gaz hattı borusu, kanalizasyon borusuna ihtiyaç duyulursa, zaten adın listede var biz sana döneriz.
Esra Elönü/Haber7
- 7

'Genelkurmay İmamı' bir ilahiyatçı çıkan, hiyerarşik ağı diğer 'kült'lere benzemeyen FETÖ yapılanması ortadayken, nerdeyse tüm memur sınıfı sınav sorularını çalarak o pozisyonlara gelmişken FETÖ'cü öğretmenlerin neden devlet memurluğundan atıldığı gibi 'haksızlıklara' dikkat çekecek. Bunu 'muhaliflerin sindirilmesi' olarak yansıtacak. Ayrıca halk arasında popülaritesi her geçen gün artan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hâlâ ülkeyi kutuplaştıran ve hukuk tanımaz bir şahsiyet olduğundan bahsedilecek.
Anlamadıkları şey, Türkiye'nin bu saldırılara oldukça alışık ve hatta 15 Temmuz'dan sonra fazlasıyla hazırlıklı olduğu... Mesela, 15 Temmuz darbesinin geleceğini Mart 2016'da yazmış olan Michael Rubin, American Enterprise Institute'deki son yazısında, FETÖ'cülere yönelik tasfiyenin Türkiye demokrasisine 12 saatte 241 insanımızın öldüğü darbeden daha çok zarar verdiğini yazmış!
Bununla da yetinmemiş, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı devleti, 'mafya devlet'e döndürmekle suçlamış. Hâlbuki 'mafya devlet' devlet otoritesinin, gayrimeşru ağlarla irtibat içinde devletin değil, o ağın çıkarı doğrultusunda hareket etmesi demekse, Türkiye tam da 40 yıllık bir mafya yapılanmasını devletten kazıma mücadelesi veriyor.
Ayrıca Rubin, katıldığı bir düğünde Peker'le ayaküstü çekilmiş bir fotoğrafı dışında elinde hiçbir kanıt yokken, Erdoğan'ın Sedat Peker ve eski bakan Mehmet Ağar ile yakın olduğunu iddia ederek saçma argümanına destek çıkarmaya çalışıyor.
Yıllardır onca delile rağmen, Fetullah Gülen'in Türk polis ve askerindeki bağlarını 'bulamayan' Rubin'in söz konusu iki isimle alakalı hemen sonuca varması, aslında Erdoğan'ı suçlamak için ne kadar çaresiz olduğunu gösteriyor.
Şüphe yok ki Rubin, aynı 15 Temmuz darbesi olmadan darbeyi meşrulaştıran argümanlar ürettiği gibi, burada da aynı mahirlikle gelmekte olduğunu söylediği darbeye argümanlarıyla haklılık kazandırmaya çalışıyor. Darbeyi, aslında iki alakasız ve zayıf figürün üzerine yıkmak istemesi de belki de 'esas aktör'ü gizlemeye yönelik pathetic bir çabadan ötesi değil. Rubin'in yazısını, Erdoğan'ı 'yürüyen ölü adam' olarak tanımlayarak bitirmesi ise, esas mafyatik yapılanmanın nerde olduğuna dair iyi bir işaret...
15 Temmuz'da Türk halkının omuz omuza dediği gibi, 'topunuz gelin'...Hilal Kaplan/Sabah
- 8

2002 seçimlerine MHP lideri Devlet Bahçeli'nin "Tuzak kuran bedelini ödeyecek" cümlesiyle gidilmişti. 2007'deki 367 garabeti de yine, MHP lideri Bahçeli'nin,"Cumhurbaşkanı adayımız Sadi Somuncuoğlu'dur. Meclis'e gireceğiz. Adayımızı destekleyeceğiz" çıkışıyla atlatılmıştı.
Dahası 2015 7 Haziran seçimlerinden sonra ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık da yine Bahçeli'nin Kılıçdaroğlu'nun "başbakanlık rüşveti"ni elinin tersiyle itmesiyle aşılmıştı. 1 Kasım seçimlerinden sonra MHP'ye yönelik FETÖ operasyonlarının artmasının nedenini de 15 Temmuz sonrası MHP'nin ve liderliğinin takındığı rolde aramak gerekir.
Şu anda tutuklu olan FETÖ yazarı Mümtaz'er Türköne bir keresinde şöyle yazmıştı kapatılan Zaman'da: (Erdoğan'ın alaşağı edilmesi için aslında) MHP bir çekim alanı oluşturmuyor. Ancak, (Erdoğan'ın gitmesini isteyen çevreler) MHP'deki temposu yükselen liderlik tartışmalarında bir umut arıyor. (Erdoğan siyasetine) …Çomak sokacak yegâne güç MHP.
Bugün MHP liderliği bir şey daha yapıyor… Uzun zamandır tartışılan ve her seferinde bir takım çevrelerce engellenen"Başkanlık sistemine geçiş süreci"ne ilişkin tartışma konusunda "hadi" diyor! "Milletin vereceği karara saygılıyız" diyor!
Bakalım "Başkanlık kilidi"ni açmak Bahçeli'ye nasip olacak mı? Devlet adamlığı zor zamanda belli olur…Hasan Öztürk/Yeni Şafak
- 9

Rusya'dan sonra İsrail'le enerji alanında geliştirdiğimiz işbirliği, yeni ve farklı bir "one minute" çıkışı mahiyetinde... Hatırlayın, Cumhurbaşkanı "dünya 5'ten büyüktür" dedikçe, küresel arenada pazarlık gücümüz artıyor, karar vericiler arasındaki yerimiz pekişiyor.
Burada ben temel sıkıntının hâlâ, dış politika söz konusu olduğunda içerideki muhalefetin bu gelişmeleri "iç siyaset malzemesi" olarak görmesinde yattığına inanıyorum. Son 3 günümü New York'ta geçirdim. ABD seçimlerini bolca tartışma fırsatı buldum.
Neredeyse her Amerikalı, ister Demokrat Partili ister Cumhuriyetçi Partili olsun, söz konusu dış politika ise aradaki farkın "Coca- Cola ile Pepsi -Cola arasındaki kadar" olduğunda hemfikir. Bu da ABD'yi güçlü yapan unsurlardan biri...
Ülkemizde ise durum çok farklı... Şu anda ordumuz savaşta ve topyekûn gayretgöstereceğimiz zamanlardayız.
Eski zihin yapısının ürettiği ezberlerimizi çöpe atmak, yeni ve güçlü ittifaklar aramak zorundayız. Kapısında bekletildiğimiz AB'ye mahkûm olduğumuzu düşünenler dahil "5'lerin egemen olduğu dünya dışında" bir varoluş mümkün olduğunu artık kavramamızgerek.
Köşeye sıkıştırıp yalnızlaştırıldıkça, içimizde saklı enerjiler açığa çıkıyor, yeni ve güçlü ittifaklar, ufuk menzilimize giriyor. Daha düne kadar kavgaya tutuşturulduğumuz Rusya, Mavi Marmara krizi yaşadığımız İsrail de dâhil, ülke için yararlı olacak her türlü akılcı hamleyi cesurca yapabiliyoruz.Şeref Oğuz/Sabah
- 10

MHP lideri Bahçeli'nin, "Fiilî durum yasal hâle getirilsin, referandumdan çıkacak sonuca saygılı oluruz" çıkışı yerinde bir çıkıştır. Bu öneriyi olumlu bulan Başbakan Binali Yıldırım konuya ilişkin anayasa değişiklik teklifini en kısa zamanda TBMM'ye getireceklerini söyleyerek sürece start verdi. Fiilî durumu hukuki hâle getirmek için AK Parti, bir süre önce Anayasa Komisyonu'nda üzerinde uzlaşılan 60 maddeyle birlikte, eksik maddeleri de hazırlayıp yeni anayasaya ilişkin teklifini Meclis'in onayına sunacak. Teklif ister referandum aralığı olan 330-367 ile ya da bu rakamın üzerinde kabul edilsin her halükârda referanduma sunulacak. Rejim değişmeyecek ama böylece sistem muamması ortadan kaldırılmış olacak.
15 Temmuz darbe girişimi olmasaydı zaten AK Parti, başkanlık sistemini de içeren yeni anayasa teklifini Meclis'e indirecekti. Bu girişimi 15 Temmuz olayı ertelemiş oldu. Şu anda zamanlama uygun. Bu Meclis'in yeni bir anayasa yapmaktan, Türkiye'yi ve milleti 12 Eylül darbe anayasasının kalıntılarından kurtarmaktan daha acil ne işi olabilir? Seçimlerde bütün siyasi partiler seçmenlerine yeni bir anayasa taahhüdünde bulunmadı mı? Ayrıca, 15 Temmuz darbe gecesinde destan yazan bu gazi Meclis'e yeni, sivil bir anayasa yapmak yakışmaz mı? Darbecilere ve darbe heveslilerine verilebilecek en güzel-anlamlı cevap demokratik-sivil ve özgürlükçü bir anayasayı bu Meclis'ten çıkarıp millete hediye etmektir.
Hem AK Parti, hem de MHP tabanı cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinden vazgeçmezler. 15 Temmuz darbe gecesinde ilk kez halkoyuyla seçilen cumhurbaşkanının dirayetli ve akıllı yönetimi olmasaydı darbe girişimi ne yazık ki başarıya ulaşırdı. Son bir yıldır Türkiye'nin terörle mücadelede elde ettiği başarı, ulusal güvenliğine yönelik iç ve dış tehditlere yönelik aldığı tedbirlerde Cumhurbaşkanı'nın siyasi liderlik becerisinin katkıları inkâr edilemez.
Tüm bu tespitler dikkate alındığında hem AK Parti tabanı hem de MHP tabanı başkanlık sistemini istiyor. MHP üst yönetiminin tabanın sesine kulağını kapatması düşünülemez. Türkiye modeli başkanlık sisteminde üniter yapı sıkı sıkı korunursa, federasyon ve eyalet sistemi gibi seçeneklere imkân verilmez ise MHP'nin başkanlık sistemini desteklememesi için ortada bir sebep kalmaz.
AK Parti teklifini sunacak. Sonrasında ise sanki 2017 ilkbaharında veya en fazla sonbahar aylarında bizi seçim bekliyor. Önce referandum, sonra başkanlık ve Meclis seçimleri. Bu konuyu daha fazla ertelemenin ülkeye, millete zararı var, faydası yok.Nuri Elibol/Türkiye
- 11

Türkiye'yi uluslararası arenada dize getirmek isteyen içerideki ve dışarıdaki hainler sürüsü yeni bir oyuna başladı. İşbirlikçi taşeron örgütlerle gerçekleştirdikleri Gezi olayları, 17-25 Aralık, 15 Temmuz darbe teşebbüsü, Doğu ve Güneydoğu'da düğmeye basılan terör saldırıları tutmayınca son kozlarına sarıldılar: Ekonomik operasyon...
Kirli ittifakın amacı, dolar-faizborsa üçgeniyle ülke ekonomisini çökertmeye çalışıp, güçlüTürkiye'ye finansal suikastla zarar vermek...
Operasyonu kimlerin, niye yaptığını anlatmadan önce neden hedefte olduğumuzu söyleyeyim.
Çünkü, büyük küresel savaşın içindeyiz. Dünyanın 'süper!' güçlerinin korktuğu bölgesel hegemonyalar var. Türkiye son 14 yıldır geçmişteki duvarları yıktı. Herkesin gözünü çevirdiği Ortadoğu coğrafyasında etkin bir ülke haline geldi. Modern dünyanın sergilediği çifte standartlar karşısında susmuyor, bilakis sesini yükseltiyor. Batı'nın haksızlıklarına karşı gerektiğinde isyan ediyor hatta rest çekiyor. Edilgen değil etken bir ülke haline geliyor. Başkanlık sistemiyle birlikte ülkede sürekli güçlü bir siyasi iradenin varlığı rahatsız ediyor. Batı müzakere eden, istediğinde ısrar eden, kilit rol oynayan, bölgenin lideri olan bir Türkiye istemiyor. Artık bizi bölgesel çıkarları için bir tehdit olarak görüyorlar.Dilek Güngör/Sabah
- 12

Başkanlık sistemi, CHP'nin ve ABD ile AB'nin iddia ettiği gibi otoriterliğe, diktatörlüğe gidiş değildir. Elbette sistem getirilirken yargı bağımsızlığının teminatı, dar bölge seçim sistemi ve denetim mekanizmaları da olmalıdır. Meclis, yürütmenin kontrolünden kurtarılmalıdır. Bugün Meclis, denetleme görevini yapamıyor. Zira iktidar partisinin içinden çıkmış hükümeti, kendi parlamenterleri zaten objektif olarak denetleyemez. Bugüne kadar denetleyen de görülmedi. Asıl samimiyetler sorgulanmalı. Başkanlık sistemine karşı çıkanlar; liderin iki dudağı arasına sıkışan parti içi demokrasi garabetini ve denetleme yapamayan Meclis zafiyetini, hep dikkatlerden uzak tutuyorlar. Dönüp de bu tarafa hiç bakmıyorlar.
Türkiye koalisyon dönemlerinin pazarlıklarından, çalkantılarından, istikrarsızlıklarından, koalisyonların siyasi tertiplere açık bünyesinden çok çekti. Türkiye, hep tek parti dönemlerinde hızla kalkındı.
Sayın Erdoğan'ın otoriterliğe savrulacağı, diktatörlüğe heveslendiği iddiaları, büyük oranda Erdoğan düşmanlığından kaynaklanıyor. Burada toplumu ve siyaseti maniple eden FETÖ'dür. AK Parti iktidar olduğu günden beri F. Gülen, bütün stratejisini Erdoğan nefreti üzerine kurdu. Gelip dayandığı yer de 15 Temmuz ihaneti oldu. Batılı zihniyet de Gülen'i arkaladı: "Erdoğan'dan kurtulmak için darbe gerekiyordu ama Erdoğan'ı öldürmeyi beceremediler" diye hayıflandılar.
Deniyor ki, parlamenter sistem tahkim edilsin. Bunun anlamı, halktan Cumhurbaşkanını seçme yetkisini geri alınsın demektir. Buna kimsenin gücü yetmez. Halk, özgür iradesiyle elde ettiği bu hakkı geri veri mi? Asla vermez...
Çünkü 2007'de vesayetin ağababalarının 367 garabetiyle Cumhurbaşkanlığı seçimini nasıl tıkadığını bu halk gördü. 21 Ekim 2007'de halk referandumda yüzde 68'le "ben çözüyorum, Cumhurbaşkanını biz seçeceğiz" dedi. Bu kadar...
Yedi düvel ile karşı karşıya olduğumuz bugün, kendi değerlerimizle, istikrar ve refah içinde kalkınmanın, büyümenin yolu Başkanlık Sistemidir. Şimdi tam sırası...
Hüseyin Gülerce/Star
- 13

15 Temmuz darbe girişimi ve ona karşı halkın direnişi bize özgü ve özeldi. Bu nedenle yol açacağı sonuçlar da sıradan değil daha sarsıcı olacak. Önemli olan da bu sarsıcı süreci en az zararla atlatabilmek.
Bu noktada en önemli görev de siyasete düşüyor.
Geçmişi darbelerle dolu bir ülkeyiz ama ne yazık ki o darbelerle bir kez olsun bile yüzleşemedik. En son Ergenekon ve Balyoz davalarıyla böyle bir umuda kapıldık ama onu da bugün karşımıza darbeci olarak çıkan FETÖ yapılanması kendi çıkarı için kötüye kullandı.
Şimdi o darbeci yapıyla hukuk içinde yüzleşme şansımız var. Ama daha işin başında, başını CHP'nin çektiği akıl almaz bir "mağduriyet" kampanyası yürütülüyor. Bu tespit, içinden geçtiğimiz süreçte mağduriyet olamaz anlamına gelmiyor, gelmemeli de. Elbette bazı mağduriyetler olabilir ve bu da seslendirilmeli ki, Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde yaşanan acılar bir daha yaşanmasın.
Ancak bu dönemle, Ergenekon dönemi arasındaki şu fark da gözlerden kaçmamalı.
Ergenekon davalarını FETÖ'cü yapı, istediği gibi yönlendirdi ve asıl hedefi de darbelerle yüzleşmek değil, kadrolarına alan açmaktı.
Yani o süreci yönetenler bilinçli biçimde birilerini "mağdur etmek" istedi.
Peki, şimdi aynı şey söylenebilir mi? İşin bamteli tam da burada. Devleti çökertmeyi, ülkeyi işgal ettirmeyi hedefleyen bir yapıyı devletin kılcal damarlarından temizlemeye çalışanların önceliği "kadrolaşma" olabilir mi?
Arkasında yüzde 50 oy desteği olan bir AK Parti hükümetinin, toplumda karşılıkları olmayanları, "muhalif" diye ayıklamaya, gözaltına almaya ihtiyacı var mı? Tam tersine AK Parti için negatif propaganda olur bunlar.Mahmut Övür/Sabah
- 14

Çok büyüdüler, kendilerinden çok emindiler. İşleri her yerde tıkırındaydı. Ama bir anda her şey altüst oluverdi. Peki nerede yanıldılar? Aşırı güven, güç zehirlenmesi denilen şey helak sebebleri oldu.
Zaten alttakiler hiçbir şeyin farkında değildi. Onlar bu işlerin ilahi bir temelde mucizevi bir şekilde olduğuna inanmışlardı.. Kriptolar ise ya akıllarına, yani sisteme ya da sırtlarını dayadıkları örgütlere güveniyorlardı.. Her şey lehlerine gözüküyordu. Bütün ihtimalleri hesaplamışlardı ve her durum için çözümleri vardı.. "Sıfır hata" öngörülüyordu. Sürprizlere yer yoktu. Zaten arkalarında, benzerleri arasında "dünyanın en iyileri" kabul edilen CIA, MOSSAD, MI6, Tapınakçılar ve bunların işbirliği yaptıkları örgütler vardı.. Basın, iş dünyası, STK'lar kendi yanlarındaydı. "Vuracak ve alacaklardı".. Başka türlüsü mümkün değildi..
Evdeki hesaplar çarşıya uymadı. İşadamlarını TUSKON'a üye yapmışlardı. Esnaf ve personel Asya Finans'a hesap açmıştı. Öğretmenler sendika üyesi idi. İlişki içinde oldukları herkes gazete ve dergi abonesi idi. "The Cemaat" çocuklarını bunların okullarında okutuyor, öğrenciler bunların dershanesine gidiyor, evlerinde, yurtlarında kalıyordu.. Zekatları Kimse Yok Mu Derneği topluyordu. Sempatizanların hemen hepsi Türkçe olimpiyadlarına katılıyordu. Politikacıları, bürokratları onların derneklerine konuşmacı oluyor, onların gazetelerine, Tv ve radyolarına konuk oluyordu. Parlak isimler "Hocaefendi"ye takdim edilmek üzere Pensilvanya'ya götürülüyordu..
Kendi aralarında ByLock ve Eagle üzerinden haberleşiyorlardı. Bugün bunlar bu adreslerden toplanıyor.. Bütün bu listeler, pasaportları gidip geldikleri yerler hepsi devletin elinde.. Ben daha erken çözülürler diye düşünmüştüm. Yani bu kadar direneceklerini sanmıyordum. Ama konuşmaya başladılar.. Bir arkadaşım susmalarının sebebinin "korku" olduğunu söyledi. Örgütün öteki yüzünde "Hoşgörü" ve "Diyalog" değil, "Tehdit" ve "Şantaj" var. Bunu en iyi de kendileri biliyor. Çünki başkalarına yaptıkları kumpaslar ortada. Basında yazılıp çizilenler, anlatılanlar da ortada. Kendilerinin de izlenmiş, dinlenmiş, açıklarının yakalanmış olmasından endişe ediyorlar. Hatta hiçbir açığı olmasa bile örgütün nasıl belge imal ettiğini biliyorlar. Onun için korkuyorlar.. Hem devletten, hem örgütten korkuyorlar.. Örgütün kaybedeceğini hiç düşünmüyorlardı. Dini olarak buna inandırılmışlardı ve uluslararası sistem de bunların arkasındaydı. Gülen'e hayır demek, ona ihanet etmek ilahi bir cezaya davetiye çıkarmaktı. Yine aynı şekilde uluslararası sistemi karşısına almak demekti. Hâlâ bu konuda tereddüt geçirenler var..
Abdurrahman Dilipak/Yeni Akit
- 15

Bahçeli ise kitabın ortasından konuşarak meselenin adını koydu.
15 Temmuz sonrasında başkanlığı tartışmak üç sebeple kaçınılmazdı:
1- Darbe teşebbüsü güvenlik bürokrasisinin siyasetin istediği tasfiyeleri yapamadığını çok acı şekilde gösterdi. Devletin kritik kurumlarının yeniden yapılandırılması için bürokrasinin otonomisi, yani siyasetçi ile ilişkisinin gözden geçirilmesi gerekiyor. Mutabakat sağlanan olumlu bir gündem olarak bile olsa bu da bizi sistem tartışmasına götürecekti.
2- Olağanüstü halin uygulamalarına muhalefetin yeniden "Erdoğan diktatörlüğü" söylemine çevrilmesi zaten olumsuz anlamda bile olsa bizi sistem tartışmasına götürüyordu.
3- En önemlisi de darbeyi bastırmada Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğinin öne çıkması kritik bir kaygıyı daha da alevlendirdi.
O da, "mevcut parlamenter sistemin anomalisi, krizleri Erdoğan sayesinde taşınabiliyorsa Erdoğan sonrasında ne olacak?" sorusudur.
Erdoğan'ın güçlü liderliği döneminde bu sistem değişimi konusu bir şekilde sonuçlandırılmak zorunda. İşte Bahçeli'nin kapısını açtığı yol buraya gidiyor.
Başbakan Yıldırım, Bahçeli'nin önerisini "umut verici" bulduklarını, başkanlık önerilerini "fiili durumu yasal hale getirmek" için kısa sürede Meclis'e getireceklerini açıkladı.
Meclis'in öneriyi 367 ile kabul etmesi durumunda bile son onay için millete gidileceğini de vurguladı.
Böylece, Türkiye, son üç yıllık türbülansının zirvesi olan 15 Temmuz'un ertesinde kendi ihtiyaçlarına uygun bir demokratik başkanlık sistemi arayışını yeniden canlandırıyor.
Önümüzdeki günlerde siyaset başkanlık modelleri tartışması ile yoğrulacak.Burhanettin Duran/Sabah

ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford, 1 Ağustos'ta Türkiye'de mevkidaşı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar'la bir araya geldi. Zaten iki eski dost olan Akar ile Dunford baş başa görüştü. 2 saati aşkın süren toplantının tek bir konusu vardı: Gülen'in darbe girişimi...
Dunford 15 Temmuz'dan sonra gelen ilk ABD'li yetkiliydi... Daha sonra Dunford'un da çok sevdiği İKİNCİ BAŞKAN BIDEN geldi... Galiba 3 hafta sonra... Dunford gibi Biden'ın da temaslarının özünde 15 Temmuz Kalkışması ve Pensilvanyalı vardı...
Enine boyuna bu konular anlatıldı. Ne kadar anladıklarını birazdan aktaracağım. Hem de sağlam bilgi alan kaynaklar üzerinden... Dunford gelip gittikten sonra Biden son turu yaptı. Kendileri için gerekeni yaptıklarını düşünen Washington bu iki temastan sonra kendi arasında toplandı...
Tarih 29 Ağustos'u gösteriyordu.... Başkan Obama, Başkan Yardımcısı Joe Biden, Savunma Bakanı Carter, CIA Başkanı Brennan ve Genelkurmay Başkanı Dunford... Bir masanın etrafına doluştular. Toplantının öncelikli konusu vardı: GÜLEN...
15 Temmuz kalkışması, Rusya-Türkiye ilişkileri ve Musul da masadaydı... Çünkü birbirini takip eden, tamamlayan başlıklardı bunlar...
Toplantıya Biden ve Dunford'un ekiplerine hazırlattığı raporlar damga vurdu. Tartışma bunun etrafında yürüdü.
İlk girişi ve etkili çıkışı BAŞKAN OBAMA yaptı.
Ve sözünü esirgemeden "Ben Gülen'in derhal Türkiye'ye verilmesini istiyorum. Sizi dinleyeceğim ama kararım budur" dedi... Masadaki diğer isimler için bu sürpriz değildi.
Joe Biden, Carter, Brennan bunun Amerikan çıkarlarına karşı bir risk olduğu fikrinde birleşti. Dunford da pazarlıklar sonucunda verilmesi gerektiğini söyledi. Masa BAŞKAN'a karşıydı...
Ancak Obama geri adım atmadı...
"Gülen'in iade edilmesi Amerika'nın ORTADOĞU'daki çıkarlarının sürmesi için gereklidir" sözleriyle tavrını iyice netleştirdi... Israrcı olacağını da sözlerine ekledi... Obama'nın ısrarının altında Biden ve Dunford'tan önce Türkiye'ye yolladığı iki danışmanının raporu yatıyordu... Obama toplantıda bu raporlardan söz etmiyordu ama iki danışmanının verdiği bilgiler karşısında hafif ürküyordu!
İki özel danışman raporda "Türkiye'de Gülen'e büyük tepki var. Çıkarlarımız tehlikede. Ayrıca TÜRK DEVLETİ TÜM BÖLGEDEKİ CIA AJANLARINI İSİM İSİM BELİRLEMİŞ DURUMDA! BİR AN ÖNCE BUNUN ÖNÜNE GEÇİLMELİ" notu düşüyordu....Ergun Diler/Takvim

Darbe girişimi sonrası, "Türkiye kendine gelemez, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan kıpırdayamaz, Türk Ordusu kendini toparlayamaz" diyen dahili ve harici hainler-işbirlikçiler-siyaset dizayncıları umduklarını bulamadılar.
Avuçlarını yaladılar.
1) Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, darbenin üzerinden 47 gün (27 Ağustos) gibi çok kısa bir zaman geçmesine rağmen ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden'ın ziyaretinin söz konusu olduğu saatlerde Türk Ordusu'na Kuzey Suriye hedefine yöneltti.
2) Cumhurbaşkanı Erdoğan'la Putin arasında, Batı'nın nefesini kesen yeni kavram devreye sokuldu. Kuzey Suriye denklemi değiştirildi. Avrupa'nın petrolgaz vanalarının hâkimiyeti Türkiye'nin kontrolüne girdi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak'ın fevkalade performansıyla kurmakta olduğu YENİ ENERJİ DENKLEMİ'NE Erdoğan-Putin, İstanbul'da imza attılar.
3) Paramparça edilmiş İslam devletleri arasındaki boşluğu dolduran bir lider olarak Erdoğan, Birleşmiş Milletler toplantısına damga vurdu.
4) Erdoğan, Misak-ı Milli ruhunu canlandırdı. "Cerablus'taki gibi Musul'da da olacağız" sözleriyle Türkiye'nin kararlılığını gösterdi.
15 Temmuz darbe girişimin üzerinden daha 15 gün geçmiş, herkesin kafasının karışık olduğu bir ortamda, Cumhurbaşkanı Erdoğan 30 Temmuz'da Külliye'de çok manalı bir konuşma yapıyordu. Darbe girişiminin Türkiye'yi zayıflatacağı düşünülürken, Yeni Türkiye lideri, "Ülkemizde oynanan oyunu bir kez daha bozduk. Bundan sonra inşallah Suriye'deki oyunu da bozacağız, Irak'ta oynanan oyunu da bozacağız, Libya'da oynanan oyunu da bozacağız..Bülent Erandaç/Sabah

Eski bir polis müdürü de (şu an kaçak bulunuyor), sosyal medya hesabından, Hazreti Yusuf'un Silivri Cezaevi civarında dolaştığı müjdesini vermişti. FETÖ'cülere namaz kıldırmış Hazreti Yusuf... Öyle bir namazmış ki...
Bütün duvarlar yıkılmış, Silivri Ceza ve Tutsak Evi "büyük bir mescide" dönüşmüş...
Bu polis müdürü, bir tarihte, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hamura büyü yaptırdığı iddiasını atmıştı ortaya... İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin işlettiği Halk Ekmek tesislerini geceleri kimliği belirsiz kişiler ziyaret ediyormuş. "Cin" olma ihtimali varmış bu kişilerin... Ortalıktan el ayak çekildikten sonra, bu ziyaretçiler (yani cinler) hamur teknelerinin bulunduğu bölüme girip, hamura enteresan bir madde zerk ediyormuş. Bir diğer ifadeyle, hamura büyü yapıyorlarmış... Büyülü hamurdan yapılmış ekmeği yiyen İstanbullular da, haliyle AK Parti'ye meylediyormuş. Polis müdürü, bu bilgiyi (vallahi de billahi de) Halk Ekmek'te işçi olarak çalışan bir yakınından almış.
Bu hatırlatmayı niçin yaptım?
Erdoğan'ın yaşadığı bilgisini alınca canlı yayında yıkılan ve şaşkınlıktan kem-küm edip duran FETÖ'cü gazeteci Kerim Balcı, geçenlerde ABD'de yayın yapan yerel bir FETÖ kanalına bağlandı ve hoca efendilerinin "son halleriyle" ilgili kimi açıklamalarda/tespitlerde bulundu. Mealen şunları söyledi: "Hoca efendi rasyonel olmak zorunda değildir. Rüyaya göre hüküm veriyorsa, buna inanacağız. Mehdilikle ilgili açıklamalar yapıyorsa, buna inanacağız. Hoca efendi ne diyorsa, odur!"
Peygamberimizi Malatya'ya, Hazreti Yusuf'u Silivri'ye gönderen kafa, "motivasyonunu"(yahut meşruiyetini), rüyalarla hüküm veren ve "rasyonalitenin dışına çıkma hakkı bulunan" Fetullah Gülen'den alıyor...
Kasım yahut Aralık ayının beklemeliymişiz...
Michael Rubin de böyle söylüyor... Biricik vasfı Türkiye düşmanlığı olan Neo-Con yazar Michael Rubin... Diyor ki, "Erdoğan'ın hayatını kaybetmesine sebep olabilecek şiddette bir ikinci darbe geliyor. Darbe olursa, halkın direnişi işe yaramayacaktır."
Biri "rüyasını" (!) (beklentisini) dillendiriyor. Diğeri, CIA çevrelerinden edindiği bilgiyi aktarıyor. Esasında ikisi de aynı kapıya çıkıyor.
İkisi de darbenin arkasındaki itici gücü deşifre ediyor. İkisi de kendilerini "bu şekilde" konuşturan odağı, yani ABD'yi ele veriyor. Rüyalarla konuşan ve kuyruğu dik tutmak adına 10 Kasım'ı işaret eden terörist başına gelince...
Hem memleketin içine edeceksin, binlerce bağlını zelil duruma düşüreceksin, kasetlerle kumpaslarla milyonlarca insanın hayatını karartacaksın, hem de pis işlerine Peygamberimizi ve Hazreti Yusuf'u alet edeceksin.
İnşallah 10 Kasım, "memleket hasretinin" sona ereceği tarihtir. O tarihte, ellerinde kelepçe, Türkiye'de görmek isteriz seni!
Ahmet Kekeç/Star

Türkiye'nin yaklaşık son 50 yılına bakıldığında Gülen ve Apo'nun ülkeyi nasıl etkilediği zaten görülecektir. Batı, Türkiye'nin bütün enerjisini, kaynaklarını bu iki figür üzerinden yönlendirme kabiliyeti ve imkânı kazandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın işaret ettiği 17 yıl önce kurulan "sinsi oyun" ise Türkiye'nin siyasi ve toprak bütünlüğünü ortadan kaldıracak yeni bir evreye işaret ediyor. 1999'da Apo'yu İmralı'da koruması altına alan ABD, Gülen'i de Pensilvanya'ya alarak devlete süratle yeni bir format atmaya başladı. PKK'yı Irak ve Suriye'de askerî olarak güçlendiren ABD, Türkiye'de ise örgütün öncelikle siyasi olarak gelişip kökleşmesini sağladı. Zaman zaman FETÖ müdahalesiyle PKK/HDP'nin önünü açıldı, zaman zaman da PKK ile FETÖ'nün devletin kılcal damarlarına kadar yerleşmesi sağlandı.
Batı, Türkiye'deki siyasi uzantılarını; sağ-sol partileri, akademi, sivil toplum ve medya desteğini sürekli PKK ve FETÖ'nün ya yanına, ya arkasına verdi. Son 17 yıldır AK Parti'ye karşı siyasi ve toplumsal muhalefetin koçbaşını FETÖ ve PKK ile yandaşlarının yapması kontrolün ABD'de olduğunu yeterli açıklıkta gösteriyor. FETÖ'nün arkasındaki güçlere bakıldığında aynı kesimlerin PKK'nın da arkasında durduğu hemen görülecektir. Gezi ve 17-25 Aralık darbesinin destekçileri aynı zamanda PKK'ya sazlı sözlü oy toplayanlar, örgütün hendek terörünü savunanlardı.
ABD son 17 yılda devletin bütünlüğünü Gülen/FETÖ ile toplumun bütünlüğünü ise Apo/PKK ile kontrol eder hale geldi. Bu gücü yakaladığına inandığı anda ise Ortadoğu'da –Türkiye de dâhil- ameliyata girişti. ABD, Türkiye'yi içeriden kontrol edebilir güçte olduğuna inanmasaydı Suriye ve Irak'tan başlayarak Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme işine soyunmazdı. ABD, Türkiye haritasını da değiştirmeyi içeren projeyi içerideki bu iki taşeron örgüte güvenerek gerçekleştirmeyi planlıyordu.
Kurtuluş Tayiz/Akşam


YORUMLAR